TUĞLALARIN ANLAM KAZANDIĞI ÜLKENİN ... BÖLÜM 3
TUĞLALARIN
ANLAM KAZANDIĞI ÜLKENİN .....
BÖLÜM 3
Bir önceki bölümde, Liverpool limanından ayrılmış, Britanya Adası'nın etrafındaki turumuzu tamamlama hedefimize uygun olarak kuzeybatı rotasında, "Man Adası"nı da geride bırakarak, bir sonraki liman, Oban-İskoçya'ya doğru ilerliyoruz.
Keyifli bir sabah kahvaltısının ardından, sohbete dalmış, kahvenin dozunu da biraz kaçırmış şekilde günümüze devam ediyorken, kaptanın gemiye anonsu ile gemide gündem bir anda değişti.
Yolculardan birisi rahatsızlanınca, gemi koşullarında müdahale imkanı olmayan durumlarda, anında sıhhi tahliye planı uygulanır. Malesef, böyle bir durum gerçekleşmiş olmalı ki, Gemi derhal rotasından ayrılarak, Kuzey İrlanda'nın Bangor limanına doğru değişiklik yaptı. Seyahat-sağlık sigortasının önemi ve gerekliliği bu noktada kendisini hissettirdi. Cunard firmasının özellikle sağlık sigortası kapsamında Helikopter ile transferi de kapsaması tavsiyesinin önemi de buradan anlaşılmış oldu. Ancak, o derece bir sigorta kapsamını da pek çok firma yapmadığı gibi, muhtemeldir ki sigorta primi de oldukça astronomiktir.
Bu güzergahta bir nebze şanslıydılar zira en yakın sahile mesafe kavramı, bir Atlantik Okyanusu geçişine nazaran da daha kabul edilebilir idi. Her koşulda da Helikopter ile sihhi tahliye imkanı da belirli bir menzile kadar işe yarayacağından da, sigortalılık kapsamında helikopter olmuş olmamış kısmı, aciliyet durumunun dozuna göre de bir önem ortaya koyuyor. Geminin rotasından sapmasının getireceği maliyeti de gemi şirketi, sigorta firmasına rücu ediyormudur, bu durumlar da düşünüldüğünde, nasıl diyelim siz siz olun sigortasız seyahate çıkmayın.
Sonrasında, gemi o günü denizde seyir halinde geçirerek, gece saatlerinde Oban Limanına demirledi.
Ertesi gün, yine küçük bir sahil kasabasına gelmiş bulunduk. Bu kez, öncekilerden farklı olarak, gemimiz açıkta (biz Alarga tabiri kullanırız) demirledi. Bu, gemiden sahile vasıtalarla (eski tabirde karşılığı "filika") gideceğimiz anlamına geliyor. Bu da, ilginç bir testi geçmeniz gerektiğine işaret ediyordu. Şimdi size bu testi anlatacağım.
Zaman zaman, gemideki yaş ortalamalarına değinmiştim. Şu yaş konusu, yeryüzündeki her insanın hassas olduğu bir konudur. Bin çeşit versiyonu ile yaşlılık tabiri değil de, artık hangi şekli olursa, yaş aldık vs tarafından esprilerle hayat devam eder gider. Geminin müdavim yolcularının genel yaş ortalaması ise 75-80 yaş arasını göstermektedir. Hal böyle olunca da gemi işletenleri açısından başka bir riskin yönetilmesi önem taşıyor. Bu da, sahile gidecek yolcuların, gemi vasıtalarına emniyetli şekilde binip inebilmeleri konusudur.
Bu konuda, istisnasız, gemiden sahile çıkacak yolcuları zorunlu bir güzergahtan geçirerek, bu güzergah üzerinde de basit bir fiziki test uygulayarak, bu testi geçenlerin ellerine bir biniş bileti (ticket) vererek, gruplar halinde vasıtaya bindiriyorlar.
Bir gemi görevlisi, yaklaşık 45 cm.lik bir adımı temsilen, esprili bir simülasyon paspasını istisnasız herkesten geçmesini oldukça kibar ve hiç bir şekilde ses tonlamasında değişiklik yapmadan büyük bir sabırla talep ediyor. Çok doğal olarak, bu testin gerekliliğine saygı duyarak sorunsuz ve yorumsuz şekilde geçen olgun insanlar olduğu gibi, neden? niçin? ne gerek var? tarzı olumsuz reaksiyonlarla ya da komik beden hareketleri ile kendi negatifliklerini ortaya koysalar da, görevlinin profesyonel anlamda, duruşundan, konuşma tarzından, nezaketinden hiç bir şekilde kaybetmeden, büyük bir sabır ile herkese ama herkese bu açıklama ve ricada bulunarak adımını atmayanları da gerektiği şekilde attırarak uygulamış oldukları kuralı taviz vermeden çok güzel işletiyor. Nihayetinde, bu testin gerekliliğini yerine getirenlere de, bir adım sonrasındaki diğer bir görevli, vasıta biniş etiketlerini veriyor. Bu bilet benzeri etiketleri, tekrardan vasıtaya binmeden önce bir başka görevli sizden topluyor.
Bu testin, bizim toplumumuzdaki karşılığını hayal etmeye çalışmadım bile. Görevlinin ve de yolcu durumundaki insanların takınacağı tavırları, muhatap olma şekillerini vs.
Vasıta ile Oban sahiline vardığımızda, hava oldukça serin (12 derece) bir ortamda, Kilt (İskoç Kıyafeti) giymiş bir erkek çocuğu tarafından çalınan, Gayda ezgileri eşliğinde karşılandık.
Küçük bir sahil kasabası olan Oban, İskoçyanın genelinde meşhur olan viski üretim merkezlerinden birisi. Yaklaşık 8 bin üzeri bir nüfusa sahip olan kasaba, turizm sezonunda 3 katına ulaşabiliyor. Mezolitik çağa kadar uzanan bir yerleşim öyküsü bulunan liman, balıkçılık, ticaret, küçük çaplı gemi yapımı ve taş ocağı ile geçinirken, sonraları damıtımevi etrafında büyüme gayretleri içerisinde yıllar geçirmiş.
Daha sonraları demiryolunun da etkisi ile, turizm de gelişimine katkı sağlamış, sıkıntılı dönemlerinde, yaklaşık 1900'ler başında, taş ustalarına iş sağlamak adına, bir hayırsever hakim bir tepe üstüne McCaig's Tower isimli çember şeklinde bir yapı inşa ettirmiş, ancak bu hayırseverin ölümü üzerine, bu yapı da tamamlanamadan bugünkü hali ile değişik bir simge anıt yapıya dönüşmüştür.
II. Dünya Savaşı esnasında Donanma Gemileri için uygun Üs rolü üstlenen liman, o yılların hatıralarını sahile yakın bir sokakta küçük bir Oban Savaş ve Barış Müzesi adı altında gelecek nesillere aktarma görevini yerine getirmektedir.
Bu arada, Oban Lisesi, 2010 yılında, Dünya Gayda Şampiyonasında şampiyon olmuş, bizleri karşılayan Gaydacı çocuk belki de bu gurur ile bizleri karşılıyordu, sonradan öğrendik.
Küçük ve çok şirin bir sahil kasabası olan Oban'da en beğendiğim yer, McCaig's Tower'dan genel manzara etkileyici idi.
Oban liman ziyaretimizi tamamladıktan sonra, Alargada bekleyen gemimize vasıtalarla döndük ve gemideki günlük faaliyet programının döngüsüne devam ettik.
Ertesi sabah, Isle of Mull - Mull Adası geçidinden Britanya Adası kuzeyine doğru yola koyulduk. Mull Adası kuzeyindeki, kırmızı-sarı-mavi, iki-üç katlı evlerinin masalsı görünümüyle Tobermory Kasabasını uzaktan makinelerimizin ancak zoom imkanı ile görebileceğimiz enstantaneler ile oldukça soğuk bir havada, adeta bir boğaz gezisi misali ilerledik.
Hani Lochness Canavarı görme garantili bir tur olsa kesin giderdik, biz de ne yaptık? sadece göl görmeyelim, veya çayır bayır da çok gördük diyerek, liman köyünde yürüyüş yapalım dedik.
Köy, aslında kendi halinde tertemiz bir köy. Özellikle, duvar ressamlığı gelişmiş, bazı evlerin duvarlarına yapılmış resimler gerçekten hayranlık uyandırıyor.
Aslında bu küçücük limana uğrarken dikkatimizi çeken başka önemli nokta, 5 sondaj kuyusu idi. Dedik ki hemen; vay canına doğal kaynak fışkırıyor bu limandan herhalde. Ancak, bir türlü sondaj kulelerinin ortasında ana delici sondaj borusu veya hattını göremiyorduk. "Ortaları boş" sondaj kuleleri garip de olsa peşi sıra duruyorlardı.
Hakikaten de öylesine duruyorlarmış. Burası bir bakıma nasıl ifade etsek, Sondaj Kule park yeri. Geçmişte de sondaj kulesi imal ve tamir bakım, söküm işlemlerine ev sahipliği yapmış bölge. Sebebi de buymuş. Yoksa, petrol, doğal gaz kaynamıyormuş burası.
Invergordon limanından gemiye erken döndük, küçücük köyü dolaştıktan sonra. Gemide vakit geçirmek daha cazip geldi. Öğleden sonrasında, Gezinti Güvertesinin Sancak (Sağ) tarafına güneş gelmesi, tatlı bir ılıklık vermesi nedeniyle, şezlonglara rağbet doğal olarak fazla idi. Kahvelerimizi alıp, Teak Ağacından yapılmış güverte üzerinde, teak ağacından mamül şezlonglar üzerinde uzanmak gerçekten çok keyifli. Manzaramız da, Invergordon'un karşı sahilleriydi.
Bir sonraki ve tur kapsamındaki son limanımız (kalkış limanımızı saymazsak), Edinburgh. Bu kentin okunuşu üzerine pek çok lakırdı söylenebilir. Bir kere Edinboroğ değil, çünkü Edinborough olarak yazılmamış. Sanırım "Edinbura !"ya daha yakın bir telaffuz ile söylüyorlar. "Edin-bra" hiç değil.
Bu meşhur şehir, eski kent ve yeni kent olarak anılan bölgenin tamamı 1999 yılında, UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmıştır. Bu arada, belirteyim ki, UNESCO Dünya Mirası Listesindeyken de, özgün özelliklerini yitirdiği için listeden çıkarılan Liverpool Liman Bölgesini de dağarcığınıza ekleyeyim.
Hazır tarihlerden söz etmişken devam edeyim. Edinburgh tarihi M.S. 7 yy kadar gittiği yazılıyor, hatta daha da eskilerden söz edilecekse, M.Ö. 8500lerden Mezolitik dönemden kalıntılar, insanların bu bölgede yaşadığına işaret eder. Bir Türk olarak, başka bir ülkenin tarihi hakkında iddialaşacak halim de yok nihayetinde. İskoçya'nın başkenti olarak anılması ise, İstanbul'un fethinden de önceki tarihe kadar uzanıyor. Akılda böyle daha kolay kalır düşüncesiyle ifade ettim.
Oldukça köklü bir geçmişi olan kentin nüfusu 530 bin civarında. İskoçya'nın ikinci, Britanya'nın yedinci büyük kenti. Turizm açısından çok başarılı. Yarısına yakını yurtdışından olmak üzere, yılda 5 milyonun üzerinde bir turist ağırlayan bu kent, nüfusunun 10 katına kadar ev sahipliği yapabiliyor.
Edinburgh'u çok kısa tarif etmek gerekirse;
Buzul çağında yeryüzü aşınımı esnasında, volkanik kütle aşınmaz ve sert ve tekin bir yükselti olarak kalır. Bölge insanları, sağlam bir yükselti zemin üzerine sağlam kale yaparak emniyetli şekilde yaşama devam ederken, gel zaman git zaman, şehir de bu kaleden denize doğru, buzulların aşındırma neticesinde, o sert kayalık zeminin arkasında biriken tatlı eğimli zemin üzerinde genişlemiş.
Şimdilerde, Edinburgh kalesinden denize doğru uzanan bu istikametin omurgasını "Royal Mile" adı ile anılan ana caddesi, sağında solunda gelişen, Katedral ve diğer yapıları ile Holyrood Sarayına kadar uzanır. St. Giles Cathedral, Arthur's Seat, Scott Monument, İskoç Parlamento Binası, Brittania Kraliyet Yatı, Victoria Street, Princes Street, Royal Scottish Academy Building, görülmesi tavsiye edilen çekim alanlarıdır.
Şehrin de en kalabalık bölgesi bu ana cadde eksenidir. Dolayısı ile biz kısıtlı zamanımızda bu bölgeye odaklanarak gezip görmeye çalıştık. Özellikle Royal Mile üzerinde, kaleye doğru yaklaştıkça daralan sokak yapısı ve turist kalabalığının da etkisiyle, katedral ile kale arasında çok çok kalabalık alandan geçmek durumunda kalıyorsunuz.
Edinburgh'da, kentin dokusunu sindire sindire gezip görebilmeniz için, sanki 3 gün kadar bir zaman ayırmanız gerekebilir. Britanya'nın diğer kentlerinde göze çarpan tuğla sanatına kıyasla, bu şehirde sanki, taş ustalığı daha baskın gibi geldi bana. Bölgenin coğrafi yapısı, yapıların da tabiatını etkiliyor. İşlenebilir taş bol ise, yapılar da buna uygun gelişiyor.
Gemimiz, aslında Edinburgh limanına doğrudan ziyaret gerçekleştirmedi. Queensferry limanına demirledi. Bu belki hem iyi oldu, hem de değil. İyi tarafı, UNESCO'nun Dünya Miras Listesinde bulunan Queenferry'de bulunan Forth Bridge isimli kızıl köprüyü de azameti ile görmüş, sahile vasıtalarla giderken altından geçmiş olduk. Bu da aynı zamanda, Edinburgh şehrine yaklaşık 45 dk.- 1 saatlik ilave bir ulaşım zamanı, günlük gezi süremizden de toplamda 2 saatlik kayıp anlamına geliyordu.
Edinburgh'daki önemli aktivitelerden, Edinburgh Military Tattoo (Askeri Bando Gösterileri) tam da Edinburgh Kalesi'nin girişindeki meydana kurulan tribünler arasındaki alanda her yıl Ağustos ayı içerisinde 3 hafta süresince her akşam gösteri yapıyor. Binlerce izleyici aylar öncesinden biletlerini alıyor. Biletler, 52-1.150 sterlin gibi fiyat aralığında dersem, eminim ki neymiş bu diye merak edip inceleyeceksinizdir. Artı hanenize bir festival katmış oldum. Bizim ziyaretimiz de, aslında 2025 yılının gösterilerinin ardından, tribünlerin vinçlerle kaldırılması aşamasına denk geldi.
Edinburgh Kalesinin içerisini ziyaret edebilmek eminim ki çok keyifli olacaktır, özellikle ilginç tarihi geçmişini anlatan bir rehber ile birlikte. Ancak sınırlı süreli ziyaretimiz, bizi bundan mahrum bıraktı. Olabildiğince, bu popüler şehirdeki önemli cazibe noktalarını dünya gözü ile görmüş olmak adına hızlıca dolaşmak durumunda kaldık.
Kale bölgesinde hatıra fotoğraflarımızı aldıktan sonra, Grass Market lokasyonundan Victoria Street'e, oradan da, Royal Mile üzerinden Holyrood Sarayı'nı görmek üzere ilerledik. Victoria Street'in kıvrımlı naturası ve renkli binaları ile kendisine çeken bir cazibesi vardı.
Victoria Street
Royal Mile üzerinde ilginç, değişik mimari örnekleri izleyerek yürümek harikaydı.
İskoçya Parlamento Binası ile Holyrood Sarayı birbirlerine karşı karşıya konumlanmış binalar olarak inşa edilmiş.
Ardından, Edinburgh Kalesine farklı bir açısından bakmak üzere, Princes Street ile Kale arasında kalan vadideki parka doğru ilerledik. Bu esnada, Scott Monument ve Royal Scottish Academy Building'i izleyerek parka ulaştık. Ancak itiraf etmeliyim ki, gerçekten yorulduğumu hissettim, parkta oturakaldım. Oysa ki niyetim parkın çukurunda kalan Ross Fountain'dan Edinburgh Kalesinin resmini çekmekti. O yokuşu inip çıkmak gözümde büyüdü.
Yavaş yavaş zamanımız azalmaya başladığı için, gemimizi son limanda kaçırmamak adına, buradan istasyona ilerleyerek, uygun saatteki bir trene binerek, Dalmeny istasyonuna, oradan da 15 dakikalık bir yürüyüş ile gemi vasıtalarının kalktığı South Queenferry rıhtımına döndük.
Gemimize döndükten sonra, harekete geçmeden önce izlediğimiz manzara iki sanat eserinin valsi gibiydi. UNESCO Dünya Mirası Forth Bridge ve Queen Mary 2.
İngiltere Adasının etrafındaki turumuzun son limanı olan Edinburgh'dan ayrıldıktan sonra bir tam gün seyirde geçecek ve sonraki günün sabahı varış limanı Southampton'a ulaşmış olacaktık.
Southampton limanına vardığımızda, CUNARD Firmasının 4 gemisinden ikisini bir arada görmüş olarak ayrıldık.
Her seferinde söylediğimiz gibi, bir daha ne zaman bu gemiyi göreceğiz ki diyerek vedalaştık, ardında güzel anılar biriktirerek...
Eğer bu satırları halen okuyorsanız, sizlere teşekkür ederim tabi ki ...


Yorumlar
Yorum Gönder